|

Şehirdeki Doğabilimci (Şehri Bilimsel Oyun Alanınız Haline Nasıl Getirirsiniz?) – Menno Schilthuizen

Bölüm I

Kendi Down House’unuzu İnşa Edin: Hepimiz Artık Birer Viktorya Dönemi Doğabilimcisi Olabiliriz

Sık sık düşünürüm ki, kendimi ne kadar küçük bir alanla sınırlarsam, doğa tarihinde o kadar çok yenilik ve keşif yapıyorum.
—Mary Treat, Home Studies in Nature (1885)

1. Bölüm: Amatörler Çağı

1885 tarihli Home Studies in Nature adlı kitabın 112. sayfasını süsleyen o mürekkep çizimi, tuhaf ve biraz da cüretkâr bir şeydir. Ortasında bir çim alan bulunan, neredeyse kapalı bir daire şeklinde sık çalılıklar görüyoruz; bu çimin ortasında tek bir akçaağaç duruyor. Bu ağacın gölgesinde oturan bir fi gür var; uzun, koyu renk bir elbise giymiş, beyaz bir yaz şapkası ve açık renk ayakkabıları olan bir hanımefendi. Onu oluşturan birkaç kalem darbesi, kim olduğu ya da ne yaptığı hakkında, okuyor ya da yazıyor gibi görünmesi dışında bize pek fazla bilgi vermiyor. Resme daha da yakından bakınca, arkasında küçük bir katlanır tabure ve çimenlerin üzerine dağılmış, basılı resimde zar zor bir milimetre boyunda olan daha da küçük nesneler seçiyoruz. Ters çevrilmiş kaselere veya fi ncanlara benziyorlar. Resmin altındaki başlık, biraz beklenmedik bir şekilde, “Böcek Menajerisi” (Böcek Hayvanat Bahçesi) yazıyor.

O sayfadaki metnin de ortaya koyduğu gibi, o günlerde “böcek” teriminin daha geniş bir anlamda uygulandığını gösteren bu başlık, o ters çevrilmiş kaselerin aslında altı bacaklı gerçek böcekleri değil, devasa sekiz bacaklı kurt örümceklerini barındıran cam fanuslar olduğunu gösteriyor. Ve oturan kadın, onları evdeki bilimsel çalışması için oraya koyan ve çizimde muhtemelen deneyleriyle ilgili alan notları yazmakla meşgul olan kişidir. Adı: Mary Lua Adelia Treat.

Mary Treat, 1830’da Ohio’lu bir din adamının kızı olarak doğdu. Doktor olan kocasıyla, o zamanlar ölçülülük ve tarıma dayalı ütopik bir yerleşim yeri olan Vineland, New Jersey’e taşındı. Birlikte, bahçıvanlık ve böcek zararlıları üzerine çalışmalar yaptılar, ancak 1870’te kocası onu terk etti. Mary Treat, orta yaşlı boşanmış bir kadının sakin hayatına yerleşmesi yönündeki o dönemin beklentisine uymak yerine, çiçek açtı ve geniş bir yelpazedeki bilimsel arayışlara girişti.

Önce, evli hayatının zararlı kontrolü ilgi alanlarını sürdürerek, tarımsal entomoloji üzerine ara sıra makaleler yayınladı, ancak kısa süre sonra bilimsel maceraları onu kelebek metamorfozu, kuşların yuva yapma becerilerini nasıl geliştirdiği ve hasatçı karıncaların davranışı gibi çeşitli alanlara yöneltti. Üretkenliği de arttı: 1875 ile 1890 arasında yaklaşık yüz kitap ve bilimsel makale yayınladı – bu, birçok modern biyoloğun imreneceği bir yayın kaydıdır.

Bibliyografyası büyüdükçe, dikkatli hayvan ve bitki davranışları gözlemleriyle (etçil bitkilerin avlarını nasıl yakaladığını inceliyordu), en son Darwinizmle (Darwin, birçok mektup arkadaşından biriydi) ve aynı zamanda okuyucularıyla kişisel, neşeli bir bağ kurarak kendi yazı stilini geliştirdi; onlarla, çoğu kendi evinde ve bahçesinde gerçekleşen bilimsel maceralarını paylaşıyordu. Sadece mecazi olarak değil, kelimenin tam anlamıyla da yok olmamak için yayın yapıyordu: kısıtlı mali imkanlara sahip bekar bir kadın olarak, yayıncı ödemelerini özel bilim girişimini ayakta tutmak için kullanıyordu. Bu yüzden eserlerini bilimsel dergiler yerine Harper’s Magazine gibi geniş kitlelere sahip popüler edebi dergilere göndermeyi seçti. Darwin’e bir mektubunda şöyle itiraf ediyordu: “Tamamen kendi çabalarıma bağlıyım ve en iyi ödemeyi yapan yere gitmeliyim.”

Yıllar geçtikçe Treat, bilim dünyasında istikrarlı bir şekilde prestij kazandı. Philadelphia, New York veya Boston’daki bilim derneklerine kolay erişimi olmayan küçük bir kasabada yaşarken, ona içgörüler, bilgiler ve literatürle yardımcı olan dünya çapında büyüyen bir doğabilimciler ağıyla yazıştı. 1870’lerde yaşlı Darwin ile yaptığı mektup alışverişi, zamanla giderek ısınan bir dostluğu ortaya koyuyor; bu süreçte ikili sadece doğa tarihini değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde Darwinizm’in büyümesini, New Jersey’deki korkunç sıcak havayı ve Darwin’in küçük rahatsızlıklarını da tartışıyordu. Mektupların yanı sıra, Atlantik’i aşan zarfl ar küçük hediyeler de içeriyordu: herbaryum örnekleri ve Mary ile Charles’ın son yayınları. Darwin, Treat’in makalelerinin kopyalarını alıyor ve karşılığında ona en son kitabı olan Insectivorous Plants’in (Böcekçil Bitkiler) ücretsiz bir kopyasını postalıyordu; Treat buna şöyle cevap veriyordu: “Kitap beni o kadar büyüledi ki, elimden bırakamadan neredeyse bütün gece oturdum.”

Missouri eyalet entomoloğu ve kendisinden on üç yaş küçük olan Charles Valentine Riley gibi diğerleri ise daha küçümseyici bir ton benimseme ihtiyacı hissetti. Treat’in tırtılların cinsiyetinin nasıl belirlenebileceğine dair yeni bir teori önerdiği bir mektuba cevaben Riley şöyle yazıyordu: “Bilimimize en çok hata ve karışıklık, bu aceleci ve kesin sonuçlardan sızıyor… Şimdi daha ayrıntılı yazmak için çok meşgulüm; ama korkarım gelecekte, yetersiz gerekçelerle çok kesin konuştuğunuzu göreceksiniz; ve bunun ne kadar zarar verebileceği hakkında hiçbir fi kriniz yok.” Elbette, sonradan Treat’in gerçekten de yanıldığı ortaya çıktı, ama bu tutkulu bir doğabilimciyi bu kadar sert bir şekilde cesaretini kırmak için bir neden değil.

Yılmayan Treat, kendi doğa tarihi markasını oluşturmaya devam etti. Ev ve bahçe deneyleri daha karmaşık, daha cüretkâr hale geldi ve şüphesiz ona birçok okuyucu kazandıran, özellikle makabre (ürkütücü) konulara yönelik bir eğilim sergiledi. Özellikle etçil bitkiler onun ilgisini çekti, çünkü onlar “doğanın düzenli düzenini tersine çevirmiş ve krallıklarının intikamcıları gibi hayvanlara yönelerek onları hapsetmiş ve sonunda öldürmüş bir bitki sınıfı” gibiydiler. Bir keresinde, Venüs sinekkapanının sindirim güçlerini test etmek için serçe parmağının ucunu ısırmasına izin verdi. Herhangi bir deri çözülmesi olup olmadığını görmek için parmağını bitkinin çeneleri arasında beş saat tutmayı planlıyordu, ancak “parmağımın etrafındaki basınç miktarına şaşırdı… İki saatten az bir sürede parmağımı bitkiden çekmek zorunda kaldım, bu kadar basit bir deneyde yenilmiştim ve sinirlerimi daha iyi kontrol edemediğim için içtenlikle utanmıştım.”

Evcil organizmalarından biri etçil su bitkisi Utricularia (suibriği) idi. Suibriklerinin su altı gövdelerinde küçük tuzaklar bulunur ve Treat mikroskobu altında bunların genellikle kabukluların ve su böceklerinin larvalarının kalıntılarını içerdiğini keşfetti. O zamanlar, keseciklerin veya utriküllerin sadece yüzdürme cihazları olduğuna ve böceklerin bunlara dalıp kazara içeride yakalandığına inanılıyordu. Darwin, aynı anda kitabı için onları araştırırken, bir bitkiden tüm kesecikleri özenle çıkardı ve yüzebilirliğinin etkilenmediğini gördü, böylece can simidi hipotezini reddetti, ancak Utricularia keseciklerinin gerçekten av yakalayıp yakalamadığını ve eğer öyleyse nasıl yakaladığını da çözemedi. Sonunda, “hayvanların sadece yarık benzeri delikten zorla girerek, başlarının bir kama görevi görmesiyle” girdiği sonucuna vardı.

Ama bir su teknesinde suibriği tutan ve ona su ayıları gibi küçük omurgasız hayvanları “besleyerek” günler geçiren Treat, “kısa sürede kurbanın yakalanma yöntemini (modus operandi) görmenin memnuniyetini yaşadı.” Anlaşıldığı üzere, kesecikteki küçük bir çöküntü olan antre, “ölümcül bir tuzak” görevi gören bir valfe sahipti. Şöyle yazıyor: “Bir su ayısının (Tardigrada) tuzağa düşmesini izlerken çok eğlendim.” “Daha büyük adaşı gibi, utrikülün etrafında keşif yaparcasına yavaşça yürüdü; sonunda antreye girmeye cesaret etti ve kısa süre sonra dikkatsizce tuzağa dokundu, o kadar hızlı içeri alındı ki gözlerim hareketi takip edemedi. Utrikül şeffaf ve oldukça boştu, bu yüzden küçük hayvanın davranışını çok net görebiliyordum. Kendini bu kadar şık bir odada bulduğuna şaşırmış gibi etrafına bakındı; ama kısa sürede sessizleşti ve ertesi sabah tamamen hareketsizdi, küçük ayakları ve pençeleri kaskatı duruyordu. Kötü bitki onu öldürmüştü.”

Treat, sonuçlarını Darwin’e yazdığında, Darwin akademik yenilgiyi nazikçe kabul etti: “Mükemmel gözlemlerinizden, valfi n hassas olduğu kesinlikle anlaşılıyor… Oldukça yanıldığım açık. [Avın] içeri çekilmesi şaşırtıcı.” Treat, Home Studies in Nature adlı kitabında, bitkinin kesenin içinde kısmi bir vakum oluşturduğunu ve valfi n serbest bırakılmasının böceği içeri çekecek kadar akış yarattığını varsayıyor. “Ama bir vakum nasıl oluşturulabilirdi?” 1940’lardaki araştırmalar cevabı verdi: kesenin hücre duvarlarındaki proteinler sürekli olarak suyu dışarı pompalayarak içeride negatif bir basınç yaratıyordu.

Bu bölümün başında bahsettiğimiz, bahçesindeki dairesel örümcek menajerisi, Treat’in evde yaptığı biyoloji projelerinden bir diğeridir. Çoğunlukla zorunluluktan olsa da Treat, uzak yerler yerine kendi yakın çevresinde araştırma yapmanın faydalarını vurgular. Harper’s Magazine’de “böcek menajerisi”nden neler öğrendiğini anlattığı bir makalede, “Sık sık düşünürüm ki, kendimi ne kadar küçük bir alanla sınırlarsam, doğa tarihinde o kadar çok yenilik ve keşif yapıyorum,” diye yazar.

Başlangıç olarak, o cam fanusların her birinin altında, gözlemler için yakınında olmaları amacıyla oraya taşıdığı deneysel dişi kurt örümceklerinden biri vardır. Çit, büyük örümcek avcısı eşek arıları gibi yırtıcıları dışarıda tutar. Treat, muhtemelen çimlerin üzerinde dizlerinin üstünde, camın ardından örümceklerin yuvalarını nasıl inşa ettiklerini izler. Bu örümcekler (Treat’in keşfettiği ve Tarantula turricola adını verdiği yeni bir tür) ağ örmezler, bunun yerine toprağa oyuk açar ve oyuklarının girişini ipekle bir arada tutulan dallardan oluşan düzenli bir kuleyle süslerler. Treat, örümcek annelerinin yuva yapma davranışlarını anlattığı resimde, konuşkan, çağrışımcı, esprili ama yine de çok kesin bir üslupla bilimsel keşifl eri için bir izleyici kitlesi yaratır ve kendini tamamen kaptırır. “Önce huninin üzerine bir ağ örtüsü örer, bir tarafta bir çıkış yeri bırakır. Sonra dışarı çıkar ve sanki güçlü ve güvenli olup olmadığını görmek için dikkatlice örtünün üzerinden geçer. Her şeyin yolunda olduğundan memnun görünerek aşağı iner, sadece ön ayaklarını ağın kenarına değdirir, arka bacaklarıyla ise reddettiği çeşitli şeyleri hisseder, inceler ve eller. Sonunda yaklaşık iki inç genişliğinde ve üç inç uzunluğunda kuru bir meşe yaprağı seçer ve onu örtünün üzerine koyar ve giriş hariç her tarafını sabitlemeye başlar.” Bu şekilde insanlaştırıldığında, aksi takdirde korkutucu, kıllı örümcek, şefkatli bir anne ve becerikli bir mimara dönüşür. Başka bir örümcek türü, Treat’in ona sunduğu yapı malzemelerini kabul eder. “Parmaklarımdan bir çubuk alır ve onu tüpünün kenarına yerleştirir. Oyuğunun içindeyken çalışır, çubuğu istediği gibi düzenleyene kadar ön bacaklarıyla tutar.”

Hatta bazı evcil deneklerini evine alır: böcek menajerisinin toprağındaki örümcek yuvalarını dikkatlice kazar ve onları oturma odasına yerleştirdiği büyük şeker kavanozlarına aktarır. Sonra her birinin üzerine göz alıcı bir ev bitkisi yerleştirir, “böylece sinirli hanım arkadaşlarım, her birinin büyük bir örümceğin evi olduğu bilgisiyle şok olmadan bitkileri hayranlıkla izleyebilirler.”

Evreka

Mary Treat sevimli bir eksantrik olabilir, ancak genel olarak on dokuzuncu yüzyıl bilim insanlarının çoğunu temsil eder. İki yüzyıl önce, toplumlar dünya çapında doyumsuz bir bilgi açlığı geliştiriyor olsa da, profesyonel bilim diye bir şey neredeyse yoktu. Bu yüzden giderek daha fazla meraklı insan doğabilimci oldu ve bunların çoğu esasen amatördü; geçimini başka bir yoldan sağlıyor ve boş zamanlarında özel bir tutku olarak doğa tarihiyle uğraşıyorlardı. Charles Darwin ve Alexander von Humboldt gibi kişisel olarak zengindiler. Genetiğin babası Gregor Mendel gibi doktorlar, diplomatlar veya din adamlarıydılar. Ve kaşif ve evrim teorisinin kurucu ortağı Alfred Russel Wallace ve hatta Mary Treat’in kendisi gibi bazıları, hikayelerini yayıncılara ve örneklerini satıcılara ve koleksiyonculara satarak serbest meslek sahibi olarak geçimini sağlıyordu. Ancak çok azı, eğer varsa, bugünün bilim insanları gibi bir üniversite veya araştırma kurumu tarafından istihdam ediliyordu.

Bu aynı zamanda gidecekleri bir laboratuvarlarının olmadığı anlamına da geliyordu. On dokuzuncu yüzyılın büyük bir bölümünde doğabilimciler keşifl erini evlerinde, bahçelerinde veya tarlalarda ve ormanlarda yaptılar. Mary Treat’in böcek menajerisi ve mikroskobuyla çalıştığı çalışma odası, Darwin’in ailesinin Down House’daki çalışma odaları ve serasıyla ve solucanların toprağı ne kadar hızlı geri dönüştürdüğünü incelediği bahçedeki “solucan taşıyla” eşleşir. Gregor Mendel, bezelye çeşitlerini Brno’daki manastırının sebze bahçelerinde yetiştirdi ve Alfred Russel Wallace, Malay Takımadaları’ndaki her köyde yeni bir bambu laboratuvarı inşa ettirdi; burada kelebek ağıyla bir süre yerleşti (ve sonra örneklerini kapıp kaçmaya çalışan karınca ordularına karşı gece gündüz savundu).

Bu, onların yalnız oldukları anlamına gelmez. Günümüz bilim insanları gibi, o ev merkezli Viktorya dönemi doğabilimcileri de dünyayı çaprazlayan yazışma ağları kurdular ve sürdürdüler. Darwin’in aldığı ve gönderdiği 15.000 mektup onun veritabanıydı. Üzerlerine karalamalar yapar, farklı renkli kalemlerle kenarlara notlar alır, hatta onları keser ve kesikleri farklı anahtar kelimeler altında farklı klasörlerde saklardı. Darwin Yazışma Projesi’nin web sitesinde belirtildiği gibi, onlar “örnekler gibi parçalanır, her yararlı bilgi kırıntısı onlardan emilir ve sonra yayınlarında yeniden vücut bulurdu.”

On dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki doğabilimciler aynı zamanda seyahat ettiler, birbirlerini ziyaret ettiler ve kendilerini, bugün hala var olan bilimsel dergileri kuran ve yayınlayan bilim dernekleri, birlikler ve kulüpler halinde örgütlediler. Londra Üniversitesi’nden bir bilim tarihçisi olan John Tresch, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bu dönem hakkında şöyle diyor: “Herkesten bilime karşı büyük bir ilgi patlaması var; kasabadan kasabaya gidip popüler dersler veren insanlar. Deneyleri, sergileri, gösterileri vardı… Gerçek bir genel bilgi susuzluğu var.”

Bu dönemi simgeleyen bir kişi, yazar ve şair Edgar Allan Poe’dur. Darwin’le aynı yıl, 1809’da doğan Poe, bugün çoğunlukla korkunç hikayeleri ve “Kuzgun” şiiriyle hatırlanır. Ancak kısa ve trajik hayatında (reddedilme, yoksulluk, açlık, iftira, kumar ve madde bağımlılıkları yaşadı ve sokakta öldü), Poe aynı zamanda gününün Amerikan bilim dünyasında bir hareketlendiriciydi. Kabuk toplama ve sınıfl andırma üzerine son derece popüler bir kitap yazdı; Burton’s Magazine’de bilim ve teknoloji üzerine köşe yazıları yayınladı; ve en büyük eseri olarak kabul ettiği kozmoloji üzerine 40.000 kelimelik bir inceleme olan Eureka’yı yazdı. Poe’nun bu az bilinen yönünün tüm eserlerinin anahtarı olduğunu anlatan The Reason for the Darkness of the Night adlı kitabın yazarı Tresch, şöyle diyor: “Teleskoplar ve mühimmat yapan bir zanaatkar olarak orduda çalışmış olması ve doymak bilmez okumaları temelinde tüm yeni icatları ve tüm yeni keşifl eri değerlendirdi. Yani, o gerçekten de popüler bilimin o patlamasının bir parçası.”

Ancak Tresch’in kitabındaki ikinci bir tema, Poe’nun sonunda amatör bilimin bu sınırsız büyüme döneminin sona ermesinde nasıl etkili olduğudur. Çünkü onun ardından birçok şarlatan da geldi. Medyumlar, mistikler ve sahte doktorlar da benzer şekilde ders turuna çıktılar ve büyük takipçiler topladılar; sözde bilim, gerçek bilgi arayışının peşinden ilerledi; sahtekarlıklar, dolandırıcılıklar ve kalpazanlıklar da o bilgi susuzluğunu gidermeye çalışan daha saf doğabilimciler tarafından yutuldu. Bir yandan Poe, kendi aldatmacalarını başlatarak bu eğilime dahil oldu: Sun gazetesinde sıcak hava balonuyla transatlantik bir uçuş hakkında bir hikaye yayınladı (hiçbir zaman gerçekleşmedi) ve iyi bilinen kısa öyküsü “M. Valdemar Vakasındaki Gerçekler” -ki burada ölmekte olan bir adam hipnotize edilerek fi ziksel olarak ölü iken yedi ay boyunca bilinçli tutuluyordu- başlangıçta gerçek bir bilim haberi olarak yayınlandı; Poe daha sonra bunun kurgu olduğunu itiraf etti. Öte yandan, gazete makalelerinde aldatmacaları ve dolandırıcılıkları da ifşa etti ve bilim için ulusal bir çerçeve savunuculuğu yaptı. Bu şekilde, tanınmış bilim insanlarının tüm bu yeni bilgiyi düzenleme, entelektüel buğdayı samandan ayırmak için ulusal bilimsel takas merkezleri kurma girişimlerine destek kazanmalarına yardımcı oldu – bu girişimler sonunda 1840’ların sonlarında hem Amerikan Bilim İlerleme Derneği’nin hem de Smithsonian Enstitüsü’nün kurulmasına yol açtı.

Dünyanın diğer ülkelerinde de doğa bilimleri, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca benzer bir şekilde konsolide edildi. Büyük ulusal doğa tarihi müzeleri ya kuruldu ya da çok daha ciddiye alındı, onlara çok miktarda kamu parası aktı ve kamuya açık sergiler, milyonlarca örnek koleksiyonuna ev sahipliği yapan devasa araştırma enstitülerinin vitrinleri haline geldi. Üniversiteler ve özel kurumlar, ya saf bilim ya da tarım veya tıptaki uygulamalar için kalıtım, biyokimya, fi zyoloji ve hücrenin iç işleyişini anlamaya adanmış büyük biyoloji araştırma tesisleri kurdular.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından beri giderek daha büyük ve daha iyi donanımlı üniversite tabanlı laboratuvarlar kuran ve işleten Alman bitki fi zyoloğu Julius von Sachs, özel doğabilimci günlerinin sayılı olduğunu açıkça hissetti. Darwin’in botanik çalışmalarını “amatörce kır evi deneyleri” olarak nitelendirdi. Von Sachs’ınki, gelecek şeylerin habercisi olan bir duyguydu. Yirminci yüzyılın başlarında, Mary Treat ve Charles Darwin gibi insanlar, hala hayatta olsalardı, birer anakronizm olurlardı. On dokuzuncu yüzyıl doğabilimcilerinin başarılı olduğu bilim alanlarında, oturma odanızda birkaç esir örümcek ve arka bahçenizde bir solucan taşıyla eksantrik biri olarak anlamlı bir şekilde katkıda bulunmak artık mümkün değildi. Bilimsel ilerleme kaydetmek için pahalı ekipmanlara, laboratuvar asistanlarına, sekreterlere ve öğrencilere sahip büyük bir laboratuvara ihtiyacınız vardı. Tüm önemli uluslararası bilimsel dergilere abonelikleri olan iyi stoklanmış bir kütüphaneye ihtiyacınız vardı. En saf kimyasalları ve en iyi cam eşyaları satın almak ve uluslararası konferanslara seyahat etmek için hatırı sayılır hibelere ihtiyacınız vardı. Ve giderek daha fazla profesyonel bilim insanı, “amatör”e küçümseyici bir Von Sachs tarzıyla bakmaya başladı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir